Kadılık Ne Zaman Kalktı? Felsefi Bir Bakış Açısıyla
Bir sabah, bir kasaba meydanında, bir adaletli yöneticiyle halk arasında geçen şu diyalog kulağımda çınladı: “Adalet nedir?” diye sordu yönetici. Halk, uzun süre sessiz kaldı. Bir genç, “Bize doğruyu göster!” dedi. Yönetici biraz düşündü ve cevap verdi: “O zaman doğruyu görmeye ihtiyacımız var mı?” Bu soruya ne dersiniz? Gerçekten doğruyu görmek, sadece bilgiye sahip olmakla mı mümkün? Yoksa doğruyu aramak, sürekli bir sorgulama ve erdemli bir yaşamla mı ilişkilidir? Etik, epistemoloji ve ontoloji gibi temel felsefi dalların kesişiminde yer alan bu soru, insanlık tarihindeki en önemli meselelerden biri olan adalet anlayışına da ışık tutar. Adaletin, zamanın ve toplumların farklı dönemlerinde nasıl şekillendiğini anlamak için, kadılığın kaldırılmasının arkasındaki derin felsefi temelleri keşfetmek gerekir.
Kadılık, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e geçiş sürecinin önemli yapılarından biriydi. Ancak kadılık müessesesinin kalkması, sadece hukuki bir dönüşüm değil, aynı zamanda toplumsal değerlerin, adalet anlayışının ve bireyin hakları ile devletin gücü arasındaki ilişkinin yeniden şekillendiği bir dönemdir. Bu yazıda, kadılığın kaldırılmasını etik, epistemolojik ve ontolojik perspektiflerden inceleyecek, farklı filozofların görüşlerini tartışacak ve çağdaş düşünceyle bağlantılar kurarak derin bir felsefi sorgulama yapacağız.
Etik Perspektif: Adaletin Tanımı ve Kadılığın Yeri
Etik, doğru ve yanlış arasında seçim yapmamıza rehberlik eden değerler sistemiyle ilgilidir. Kadılık, sadece hukukun değil, aynı zamanda toplumun ahlaki yapısının da bir temsiliydi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte, kadıların hukukî kararları etik olarak tartışmaya açıldı. Kadıların görevleri yalnızca yasa koymakla sınırlı değildi; aynı zamanda toplumun moral kodlarını belirleme gücüne sahiptiler. Bu, kadılığın büyük ölçüde toplumsal ahlaka dayandığı anlamına geliyordu.
Felsefi açıdan, etik ikilemler şunlar olabilir: Adaletin tanımını kim yapar? Toplumların etik normları zamanla değişir mi? Kadılığın varlığı, toplumun doğru ve yanlış arasında çizdiği sınırları, değişen değerlerle ne kadar uyumlu hale getirebilir?
Antik Yunan’da Platon, Adalet kavramını bireylerin erdemli davranışlarını bir toplumun düzeniyle bütünleştirerek tanımlar. Ona göre, adalet, bir toplumun her bireyinin kendi işini yaparak doğru rolünü oynamasıyla sağlanır. Ancak, Platon’un ideal toplumunda kadı gibi bireylerin hüküm verdiği bir yapının varlığı, zamanla sorgulanabilir hale gelir. Kadının toplumsal rolüyle ilgili etik ikilemler, toplumda farklı tabakalar arasında adaletin sağlanıp sağlanmadığını sorgulamaya olanak tanır.
Günümüz etik tartışmalarında ise Adaletin farkı meselesi önemli bir yer tutar. John Rawls’un Adalet Teorisi’nde, adaletin “fırsat eşitliği” üzerine kurulu olması gerektiği savunulur. Rawls’a göre adalet, sadece bireysel hakların korunmasından ibaret değildir; toplumun en dezavantajlı kesimlerinin de iyiliği gözetilmelidir. Bu bağlamda, kadılık kurumu toplumun “daha adil” olması gerektiği gerekçesiyle kaldırılabilir. Ancak, bu değişim süreci, toplumda bireylerin haklarını savunacak bir mekanizma oluşturmayı gerektirir.
Epistemolojik Perspektif: Bilgi ve Adaletin Arayışı
Epistemoloji, bilginin doğası ve sınırlarını inceleyen felsefe dalıdır. Kadılığın kaldırılması, sadece adaletin değil, aynı zamanda bilgi ve bilginin ne şekilde üretildiğinin de bir sorgulamasıdır. Kadıların yargılama sürecinde bilgi, sadece geçmişteki örneklere ve dini metinlere dayanıyordu. Bu, adaletin, bilgiye dayalı olmasından çok, geleneksel ve dogmatik bir yapıda olduğunu gösterir. Kadılık müessesesinin kaldırılması, bir anlamda bu bilgiyi sorgulamak ve yenilemek anlamına geliyordu.
Felsefi açıdan, bir bilgi kaynağının güvenilirliği, yargı kararları üzerindeki etkisini doğrudan şekillendirir. Immanuel Kant’ın Bilgi ve Erdem anlayışında, bilgi yalnızca akıl ve deneyimle değil, ahlaki sorumlulukla da ilişkilidir. Kadılığın kaldırılması sürecinde, insanlar sadece akıl ve gelenekten değil, aynı zamanda bilimsel ve rasyonel bilgiye dayalı bir hukuk sisteminin gerekliliğini fark etmeye başlar. Bu geçiş, bilginin gücünü yeniden tanımlamaya yönelik bir adım olmuştur.
Ancak burada bir çelişki de vardır. Modern epistemolojinin savunduğu özgür bilgi anlayışı, kadılık gibi sistemlerin insanları belirli bilgilere hapsetmesini engellemeyi amaçlar. Fakat, özgürlük adına yapılan bu değişiklikler, bazen “bilgiye” ulaşmanın da karmaşık hale gelmesine yol açabilir. Hangi bilgi doğru kabul edilecektir? Bu soru, günümüzde de farklı felsefi okullar tarafından tartışılmaktadır.
Ontolojik Perspektif: Kadılık ve Toplumun Varlığı
Ontoloji, varlık ve gerçeklik üzerine düşünmeye dayanan bir felsefi disiplindir. Kadılığın kaldırılması, toplumun varlık biçiminin dönüşümüdür. Bir anlamda, kadılık kurumu, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e geçişin ontolojik bir ifadesiydi: Geçmişin yapısal ve hiyerarşik dünyası, yeni bir düzenin ve bireysel hakların inşasına olanak tanıyordu. Ontolojik açıdan bakıldığında, kadılık sadece hukuki bir kavram değil, toplumsal gerçekliğin bir yansımasıydı. Kadının varlık rolü, toplumda var olan egemen yapıyı sürdürürken, kaldırılması, toplumsal varlık düzeninin yeniden inşa edilmesiydi.
Kadılığın kaldırılması, aynı zamanda toplumun varlık biçiminin değişmesine de yol açmıştır. Hegel’in toplum anlayışına göre, toplum, tarihsel bir süreçtir ve bu süreçte her bir kurumsal yapı, toplumun evrimsel gereksinimlerine göre şekillenir. Kadılık müessesesinin kalkması, toplumun gelişim sürecinin bir parçası olarak görülmelidir. Hegel’e göre, bu dönüşüm, insan özgürlüğünün ve haklarının daha geniş bir şekilde tanındığı bir evreyi işaret eder.
Günümüzde ontolojik düzeyde, kadılığın kaldırılması gibi dönüşümler, bireylerin özgürleşme çabalarının bir sonucu olarak görülüyor. Ancak, toplumsal dönüşümün ne kadar derin olduğu ve bireylerin gerçek anlamda özgürleşip özgürleşmediği, hala felsefi tartışmaların odağındadır.
Sonuç: Gerçekten Adaletin Yolu Kapanmış Mıdır?
Kadılığın kalkması, adaletin değişen yüzünü anlamak için sadece bir başlangıçtır. Etik, epistemolojik ve ontolojik perspektiflerden bakıldığında, kadılığın kaldırılması, yalnızca bir hukuki reform değil, aynı zamanda toplumun değerler, bilgi ve varlık anlayışının yeniden şekillenmesiydi. Ancak bu değişim, hala derin soruları beraberinde getiriyor. Gerçekten adaletin yolu kapanmış mıdır? Yoksa adalet, sadece zamanın değişen ihtiyaçlarına ve bireysel hakların gelişimine göre mi yeniden şekillenecektir?
Belki de asıl soru şu: İnsanlar, adaletin sadece hukukî değil, aynı zamanda etik, epistemolojik ve ontolojik bir arayış olduğunu ne kadar kavrayabiliyorlar?