Tarihi Kim Yapar? Zamanın Akışında İnsan, Güç ve Anlam Üzerine Felsefi Bir Düşünme
Bir filozof, zamanı yalnızca ölçülen bir süreç olarak değil, insanın varoluşunun dokusuna işlenmiş bir anlam alanı olarak görür. Tarih bu anlam alanının yazıya dökülmüş halidir; insanın kendini, geçmişini ve dünyayı anlamlandırma çabasıdır. Ancak şu soru hâlâ yankılanır: “Tarihi kim yapar?” Bu soru, yalnızca bir tarihçinin değil, bir filozofun da kalbini kurcalar. Çünkü bu sorunun cevabı, hem insanın özgürlüğüne hem de kaderine dair derin bir sorgulamayı içinde taşır.
Epistemolojik Perspektif: Tarihi Kim Bilir, Kim Anlatır?
Epistemoloji, yani bilginin doğasıyla ilgilenen felsefe dalı, bu soruya önce bilgi üzerinden yaklaşır. Tarih bir bilgi biçimidir; fakat bu bilgi, her zaman bir öznenin bakışından süzülerek gelir.
O hâlde, “tarihi kim yapar?” kadar önemli bir soru daha vardır: “Tarihi kim yazar?”
Bir savaşın galibi mi yoksa mağlubu mu tarihe yön verir? Bir halkın sessiz hikâyeleri mi yoksa iktidar sahiplerinin kalemleri mi daha çok yankı bulur?
Tarihi yapan ile tarihi anlatan arasındaki fark, bilgiyi kim üretiyor sorusunu da beraberinde getirir. Her tarih anlatısı, bir seçimin sonucudur. Seçmek ise öznel bir eylemdir. Bu bağlamda tarih, saf bir gerçekliğin kaydı değil, insanın kendi anlam arayışının epistemolojik bir yansımasıdır.
Belki de tarih, geçmişin değil, geçmiş hakkında kurulan düşüncenin toplamıdır. Bu durumda “tarihi kim yapar?” sorusu, “gerçeği kim inşa eder?” sorusuna dönüşür.
Ontolojik Perspektif: Tarih Gerçekten Var mı?
Ontoloji, yani varlık felsefesi, daha kökten bir soru sorar: Tarih gerçekten var mı, yoksa onu biz mi var ediyoruz?
Bir filozof için tarih, dışsal bir gerçeklik değil, insan bilincinin zamanla kurduğu ilişkidir. İnsan, varoluşunu anlamlandırmak için geçmişini kurgular, o geçmişin içinde kendine bir yer bulur.
Hegel’in dediği gibi, “tarih, özgürlüğün bilince çıkışıdır.” İnsan, kendi eylemlerinin farkına vardıkça tarih sahnesine çıkar. Fakat bu sahnede herkes eşit görünür mü?
Köylülerin, kadınların, ezilenlerin sesi çoğu zaman tarih kitaplarında yankılanmaz.
O zaman, “tarihi kim yapar?” sorusu, bir ontolojik eşitsizliği de ifşa eder: Var olan herkes tarih yapar, ama herkesin tarihi yazılmaz.
Bu durumda tarih, bir varlık değil, bir oluş halidir. Sürekli yeniden kurulan, yeniden yazılan bir süreçtir.
Bir filozofun gözünden tarih, taşlaşmış bir geçmiş değil, akış halindeki bir bilinçtir.
Etik Perspektif: Tarih Yapmanın Sorumluluğu
Tarih yapmak, yalnızca bir eylem değil, aynı zamanda etik bir sorumluluktur. Çünkü her eylem, gelecekte bir anlam kazanır.
Bir insanın yaptığı seçim, bir toplumun kaderine dönüşebilir. O yüzden tarihsel eylem, bir yönüyle etik bir tercihlerin toplamıdır.
Bir filozof için tarihin öznesi, yalnızca büyük kahramanlar değil, sıradan insanlardır. Her insan, kendi küçük eylemleriyle tarihe dokunur. Bir çocuğun ağlayışı, bir annenin duası, bir işçinin teri… Tüm bunlar tarihin görünmeyen taşlarıdır.
Tarihi kim yapar? Belki de hepimiz yaparız; ama her birimiz farklı biçimlerde, farklı yankılarla…
Bu noktada etik bir soru ortaya çıkar: Bir insan, tarihsel bir özne olduğunu fark ettiğinde nasıl davranmalıdır?
Eğer tarih bizi de yazıyorsa, biz ne kadar özgürüz? Eğer biz yazıyorsak, sorumluluğumuzun sınırı nedir?
Geleceğe Bakan Bir Filozofun Son Sorusu
Tarihi kim yapar? Devlet mi, halk mı, birey mi, yoksa zamanın kendisi mi?
Belki de tarih, bu ayrımları aşan bir varlık biçimidir: İnsanla zamanın karşılaşması.
Tarih, biz yaşarken yazılır ama biz öldükten sonra anlaşılır. Bu yüzden tarih yapmak, aslında kendini zamana emanet etmektir.
Bir filozofun sessizliğiyle soralım: Bugün yaptıklarımız, yarının tarihine nasıl görünecek? Tarihi kim yapar sorusu, aslında kim olmayı seçtiğimiz sorusudur.
Ve belki de tarih, tüm bu sorulara verilmiş bir cevaptan çok, hâlâ sorulmaya devam eden bir sessizliktir.